Sevgi üzerine iki hücresi barışık
olmayan birilerini üstat diye millete kakalamanın bir anlamı yok. Başınızı
kaldırın gömdüğünüz kumdan ve etrafınıza bakınız lütfen. Eğer beslemeleri
dışında biri de çıkar ve derse ki bu insanlar, edebiyatın edebinden
haberdardır, yine sizin dediğiniz olsun.
Gönlünden aşk şiir geçen bir şaire adlarını
zikredin, bakın ne oluyor. Ya aşk şiir yazmaktan vazgeçer ya da ekâbiri tarif
edeyim derken hayatının en ilginç hiciv şiirini kaleme alır. Bir grup genci
doldurun bir sınıfa ve yirmi dakika konuşturun bu zatları ve zehirlediği üç beş
kişiyi, o gençleri helak edersiniz. İlk derste yakalanacakları enaniyet
hastalığı bu çocukların burunlarına şişirmelerine, bırakın etrafındakileri
görmeyi dünyayı bile görmelerine mani olur.
Dini ve milli meselelerde boz bulanık
sular gibi çağlıyormuş gibi davrandıklarına bakmayın, derinlere inin.
Görürüsünüz hocalarından, ağabey dediklerinden geçen komünistlik damarlarını.
Biraz zorlasan Türk"e ve Türkçülüğe sövüverirler hemen ve utanmadan yaltaklanırlar
sosyalizmin pespaye halkların kardeşliği edebiyatına. Serf gördükleri halkın
arasına girmezler, girseler de bu edebiyatın iş yapmayacağını bilirler, sefil
saydığı kalem erbabının ferasetle kendisine söveceğini bildikleri için ulu orta
konuşmaktan kaçınırlar. Ama bir grup beslemeyle bir araya gelecek olurlarsa
Peygamber Efendimizi (Haşa) devrimci
diye niteler, Che ve Castro"dan etkilenmiş ne kadar Türk düşmanı soytarı Arap
kalem erbabı varsa onları büyük düşünür ve şair diye etraflarında toplanmış
güruha ballandıra ballandıra anlatırlar. İslam"ı neredeyse sosyalizmle eş
görür, görünürde Kudüs"ü övüp Siyonist"e sövüyormuş gibi davransalar da son
sözü yine muhakkak Türk"e getirip içindeki erik kurusunu kusmaya özen
gösterirler.
Sevgi adına iki
hücresinin bile barışık olmadığını söylediğimiz bu insanlar, sabırlıdır,
takıyye hususunda mahirdirler. Sinsi hareket eder, fırsatı kollar, yapar ama
yapmıyormuş gibi davranırlar. Nemrut misali kendisinden başkasını yok sayar
lakin tek başına da bir yerlere varılamayacağını da bilirler. Bu yüzden inci
mercan avcılığına soyunurlar. Avcı misali pusuya yatar, yağmur nereye yağarsa
tarlasını oraya taşıyanlardan enaniyet ve kibirde kendilerine yakın olanları yanında tutmak için özel çaba
sarf ederler. Dünyanın şiirde üstadkabul ettiğibir adamın"Sen tezekten hallice
kömürsün,kendini inci mercan, altın gümüş, zümrütten mücevher sanma!" dediğine sırf
yancı bulmak için sahip çıkarlar.
Neyse ki gönül bunların
elinde ipotek değil, söz bunlara icara verilmemiş. Neyse ki kalem bunlara iman
etmemiş, yazı bunların budala sultanlığının sultasına girmemiş. Öyle olsaydı ne
yapardık?
Tamam, meydan sizin
olsun. Güç sarhoşu olmuş erkler ile bir
olup bugün kılıcınız iki taraflı kessin! Biz varız diye meydanlarda kibirle
arz-ı endam edin. Varın sırça köşklerinizden, zenginlik içerisinde fakirlik
edebiyatının dibine vurun. Arada bir sahte timsah gözyaşları dökerek "Dava"nın
iflasından, anlatamamaktan, anlaşılamamaktan dem vurun. Ama her defasında
sözünüzü yine "Ben" e getirin.
Umut tükenmez bu diyarlarda!
Gün gelir, Karacaoğlan"ın
Elif"ini okur birileri ve şehri dosdoğru elif görürsünüz.
Gün gelir, Dadaloğlu"nun
"Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımızın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir"dizelerini okur
bir yiğit ve emin
olun, Karakoç"un "İsyanlı Sükût""ndaki gibi yutkunmaz bu kez eli kalem
tutanlar.
Ve muhakkak bir söz
ustası ağzına dolan zehirli küfürler savurur sinenize, hak ettikleriniz oturur
yüreğinize aynı gediğini bulan taş gibi. O zaman anlarsınız edebiyattan önce
edep (edeb) olduğunu veya edebiyatın edep (edeb)
olduğunu.