Sevgili okuyucularım,
Müslümanlar olarak gerek Ramazan boyunca camilerde gerekse yalnız kaldığımız
zamanlarda olsun Yüce Allah"a el açıp dualar ediyor, niyazda bulunuyoruz. Bu
dualarımızı öncelikle zalimin zulmünün bertaraf edilmesi, yeryüzünde huzurun,
adaletin sağlanması, insan haklarının ihlal edilmemesi, yetimlerin,
kimsesizlerin, çocukların zulme maruz kalmaması için yapıyoruz. Peki, sevgili
okuyucularım, bu dualarımızın kabul olup olmadığını hiç düşündük mü? Görünen o
ki dualarımıza icabet edilmiyor. Zalimlerin Müslümanlara zulmü hala devam
ediyor. İnsanlar işkence çekiyor. Güçlü zayıfı eziyor. Güçlü devletlerin zulmü
asırlardır acımasızca sürüp gidiyor. Müslümanlar yerlerinden, yurtlarından
sürülüyor, çocuklar acımasızca öldürülüyor..
Mazlumun ahi, duası gök kubbede dolaşıyor, ama bir türlü tecelli
etmiyor. Zillet ve meskenet içinde yaşamayı alışkanlık haline getirmiş
Müslümanlar ise başı derde düştüğünde beddua ediyor, zalimin kahrını Allah"tan
istiyor. Ama bir türlü kendimizi hesaba çekip duamıza neden icabet olmadığını,
bu zulümden, bu meskenetten, bu zilletten kurtulmanın çaresini, kaygısını
içimizde taşımıyoruz, çareyi bedduada
arıyoruz. Başımız derde düştüğünde ellerimizi gök kubbeye doğru açıp sonra da
Allah"ın merhametine sığınıyoruz. Elbette dua Müslümanın olmazsa olmazıdır.
Ama yeter mi, yetmez.
Bakın konuyu Kur"an bütünlüğü içinde
değerlendirecek olursak bir duanın cevap bulabilmesi için " Sünnetullah"ın "
yani ilahi yasaların kurallarına uymamız gerekiyor. İşte bu yasalar bizlerden
şunları istiyor: Müslümanlar olarak nefsimizin zulmünden, günah bataklığına
düşmekten sakınmalıyız. En yüksek değerlerimizi, en güzel arzularımızı fiile
geçirmeliyiz. Benlik sevdamızdan arınmalıyız. Birlik ve olgunluk irfanına
derece derce yükselmek üzere zihnimizi ve bedenimizi münasebete geçirmeliyiz.
Günahkâr bir millet, suç yüklü
bir toplum, kötülük yapan soy, baştan çıkmış bir nesil olmak istemediğimizi
yaşantımızla ortaya koymalıyız. Bunun için de özü-sözü doğru olan, doğru
söyleyen, doğru gören, bilimi ve irfanı yaşama hâkim kılan, iktisaden güçlü
olan, insanlara hayır yolları açan, bilerek konuşan, bilimi özgürce konuşan,
bilim, marifet ve hikmet kaynağından beslenen bir toplum olmalıyız. Gönülden
gönüle aşk ve sevgi nurları akıtan, milletimizin yükselişine ışık tutan, bütün
insanları sevgi ve aşk atmosferinde birleştiren bir neslin ahfadı olduğumuzu
tüm yaşamımızda ortaya koymalıyız. Evrenin gerçeklerini yakalayarak imanlı ve
imanının sorumluluğunu bir ahiret hesaplaşması şeklinde samimiyetle içinde
taşıyan, bilimde, sanayide, teknikte, teknolojide, sanatta ve sporda dünyadaki
rakiplerini geçen, kendisi, ailesi, milleti için çalışan, her türlü takdir ve
tebrike mazhar olan bir toplum olma yolunda gayretlerimizi, çabalarımızı
harekete geçirmeliyiz. Hak deryasına
açılan pencereden tüm varlığa sevgi ve saygı ahlakıyla bakmalıyız. Ecdadımızın
simgesi olan dürüstlüğü, çalışkanlığı, kahramanlığı, adaleti, birliği,
beraberliği inancımızın bir ruknü olarak görmeliyiz.
İşte Yüce Allah tüm bunları iki kelimede
özetledi Kur"an"da: " Önce iradenizi /aklınızı / gücünüzü ortaya koyun sonra da
Allah"a dua edin".