Yıl 1999 Ağustos Ayı. Hoca Ahmet
Yesevi Uluslararsı Türk- Kazak Üniversitesinde görev almam için YOK"ten bir
teklif geldi. Beni nerden tanıyorlardı. 1992-1994 yılları arasında Bakü Devlet
Üniversitesinde İlahiyat Fakültesinin kuruluşunu gerçekleştirmek üzere Bakü"de
onlar görevlendirmişti. Buna vesile olan da Hocam Dr. Tayyar Altıkulaçtı. Ayrıca 1996 yılında Dağıstan"ın Derbent
Şehrinde açılan İlahiyat Fakültesinin de kuruluşunu üç yıl süreyle deruhte
ettiğim de biliniyordu.
Ahmet Yesevi Üniversitesine görev
almam için yapılan teklife önceleri sıcak bakmadım. Ama sonunda ikna olup
gitmeye karar verdim. Bu üniversitenin Birinci Rektör yardımcılığına da Erciyes
Üniversitesinden Prof. Dr. Abdülkadir Yuvalı yeni atanmıştı. Ayrıca Kayseri"den
İlahiyat Fakültesinden Prof. Dr. Ahmet Uğur, İktisat Fakültesinden Yard.
Doç.Dr. İlhamı Vural, ile Edebiyat Fakültesinden Dr.Bayram Durbilmez de
üniversiteden görevlendirilmişlerdi.
Ayrıca Türkiyenin farklı üniversitelerinden pek çok akademisyen de YÖK
tarafından görevlendirilmişlerdi. O tarihte Ahmet Yesevi Üniversitesinin
mütevelli heyeti başkanı eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybeyti. Kazakistana
gidecek akademisyenlerle Ağustos ayının sonunda Ankarada Mütevelli heyeti
başkanlığında bir toplantı yaptı. Toplantıda Kazakistanı, üniversiteyi ve o
coğrafyayı geniş bir şekilde tanıttı. Özellikle Ahmet Yesevi hakkında bilgi
verdi. Kominizmin saf gönüllerde hayali yarınlar kurarak tamiri mümkün olmayan
çıkmazlara insanları nasıl sürüklediğinden söz etti. Üniversitenin Türkistan"da
açılmasını ve Ahmet Yesevi adının verilmesinı uzun uzun anlattıktan sonra
şunları söyledi: "Üniversitenin Kazakistan"ın küçük ve gelişmemiş bir şehrinde
kurulmasını eleştiren, oraya giden pek çok aydından işittik. Almaata gibi büyük
bir şehirde neden kurulamadığı gibi sorulara bazan cevap bile vermedik. Yöre
nin ve halkının fakirliğini istismar ederek yöneticileri karalama yoluna
gidenlerin çoğunun samimi olmadıklarını gördük. Şunu söylemek isterim ki
bizlere çok faydalı ve çok şerefli gibi görünen bazı olaylar, devlet nazarında
düşüncesizlik olarak görülür ve sonuçta devlet haklı çıkar. Şimdi bunları
bırakalım. Orta Asyada Kominizm döneminde unutturulmaya çalışılmış Türk ve
müslüman kimliğini yeniden diriltmek hepimizin
asli görevi olmalıdır. Oraya giden aydınların hem kendisiyle hem de ora
halkıyla barışık bir ortamda görev yapması dileğimizdir. Sizlerden dileğimiz,
halkın sesinin vicdanı olunuz. Anadolu insanının bilim ve irfanını oralara
taşımada göstmeniz gereken mahareti ve titizliği siz değerli bilim adamlarından
bekliyoruz. Yalnız eğitim alanında değil, tarih yönünden de din yönünden de dil
ve kültür yönünden de fevkalade hizmetler bekliyoruz. Eski, Köhnemiş ve ölmekte
olan, fakat hala tehlikesi bitmemiş olan bir devre karşı mücadele içinde olduğumuzu
unutmayalım. Kazak öğrenciler oldukça
onurlarına düşkünlerdir. Yeniliğe karşı oldukça canlıdırlar. Aynı zamanda hocalarına karşı son derece saygılılar. Bu şehir " Pîri Türkistan" dediğimiz Hoca Ahmet Yesevi
Hazretlerinin tüm Türk dünyasına himmet dağıttığı mekandır. Kazak halkının
yüzünde daima tebessüm vardır. Misafirperverliği ve kadirşınaslığı kalplerinin
üzerine koymuşlardır."
Toplantı gayet sakin ve olumlu
geçti. Herbirimizin eline gerekli evraklar ve dökümanlarla birlikte uçak
biletlerimiz de verildi. Sayın Bakanın konuşmasından o coğrafyayı ve Türk
dünyasını az da olsa bilen birisi olarak gayet net mesajlar almıştım. Kendimi
büyük bir sevincin, heyecan ve mutluluğun içinde buldum. Toplantı anında
konuşulanları tasdik eder mahiyette hem bakışlarıyla hem de kafalarını sallayarak sevinç gösterisi
yapanlar, daha mekandan ayrılmadan " ne
zaman kurtulacağız böyle nasihatlerden,
direktiflerden? Birinden kurtuluyorsun, başka biri karşına çıkıyor; hem
Kazaklar Türk mü ki? vs. sözleri az da olsa mırıldananları işittim. Kendi
kendime: Salonda Türkçülük rolünü
oynayanlar şimdi başka rol oynuyorlar. Yapmacık sözlerle, yapmacık
samimiyetle nasıl da rol yapıyorlar?
Bize yüklenen görev övünmekten ziyade idealimizi ve inancımızı hayata geçirmek
ve insanlarla huzur içinde yaşamaktır.
Bir bilim adamının mantığının da bu olması gerekmez mi? Malzememiz gerçek
hayattır. Bu hayatta da sevgi ve hoşgörü en büyük sermayemiz olmalıdır.
Doğadan, tarihten, büyük ecdadımın adalet, dürüstlük, dindarlık ve
kahramanlıklarından aldığımız ilham ile hayata bakmalıyız ve yaşamalıyız.
Düşünceler içinde kaybolmuş Türkçülük / Ülkücülük / Müslümanlık benim neyime
diye düşünürken, kendi kendime, "bir bilim adamı olarak yanlış anlamalara ve
yanılmalara mahal vermeyen, insanların birbirlerini anlamasını sağlayacak bir
dil kullanmayı tercih etmelisin. Eğitilmiş insanın bir amacı da bu değil mi, dedim. (Devam Edecek