M. KEMAL ATİK

Tarih: 07.11.2016 15:32

Bir Sosyal Adalet Örneği

Facebook Twitter Linked-in

İslam tarihinde sosyal adaletin emsalsiz numunesi Hz. Muhammed(s.a.v.) ile Medine"ye hicret eden Mekkelilerle Medineliler arasında yaşanmıştır. Medineliler (Ensar), Mekkelilerle-Muhacir- kardeş olmuş; onları evine almış, malının yarısını onlara vermişti. Mekkeli Müslümanlardan bir kısmı da dükkân açarak pazarda ticaretle meşgul olarak, Medinelilerin yükünü azaltmışlardı. Bunlardan başka Bahreyn"den ve Beni Nadir"den alınan savaş ganimetleri taksim edilmek istendiği zaman, Medineliler hep bir ağızdan, "önce Mekkeli-muhacir- kardeşlerimize verilsin; ondan sonra da biz hisselerimizi kabul ederiz" demişlerdi.

Kur"an-ı Kerim bu müstesna meziyeti ve diğer gamlığı şu ayeti kerime ile alkışlıyordu:

 "Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, muhacirleri öz nefislerinden üstün tutarlar." (Haşir, 9)

Gerçek kollektivizim, gerçek sosyal adalet bu olsa gerektir. Çünkü bunda zorlama yok, gönül rızası vardır.

Bu Müslümanlarda Allah rızası yolunda seve seve paylaşma var idi. Yüce Yaratıcı, tüm insanlara kazançlarından, helalinden olmak koşuluyla yoksullara, yetimlere, kimsesizlere vermeyi, onları görüp gözetmeyi istiyordu (Bakara, 268, Al-i İmran, 91, Nisa, 35, 37).

İşte İslam toplumu peygamberin etrafında bu iman ve bu aşkla kenetlenmiş, sosyal adalet de böylece sağlanmış bulunuyordu.

Bir toplumda insanlar kendine fazla değer verir ve kendisini beğenir de "ben" merkezli düşünürse, o toplum başarılı bir toplum olamaz, ayakta da duramaz. Hz. Peygamber asırların biriktirdiği tortulardan arındırmak için toplumun yardımlaşmasına, ihtirasların söndürülmesine çok önem vermiştir. O, aynı sevgide bir yürek olarak her biri diğerini kendinden üstün sayarak, alçak gönüllü, hoşgörülü, sadece kendi işlerinde değil başkalarının da işlerine ilgi duymayı dini ve insani bir görev olarak görüyordu. Bireyin, toplumun yavrusu, parçası hatta bir dereceye kadar kendisi olduğundan bireyin topluma, toplumun bireye ne kadar sıkı bir bağ ile bağlanması gerektiğini açıklıyordu.

Nitekim Peygamberliğinin ilk yıllarında Hz. Muhammed, yakınlarını, amcalarını bir araya toplamış, onlara ikramda bulunmuş, sonra da bir Allah"a yani "Tevhit Dinine davet etmişti. Bu sırada amcası Ebu Lehep ile aralarında şöyle bir söyleşi geçti:

Ebu Lehep:

- Ben Müslüman olursam bana ne var, ne vereceksiniz.

Hz. Peygamber:

-  Müslümanlara ne varsa sana da o var.

Ebu Lehep:

-   Ne yani, ben onlardan üstün olmayacak mıyım?

- Hz.Peygamber: "Hayır. Bilesin ki, insanlar seninle birlikte özgür olarak bu hayatta yolculuk etmektedir. Siz ise ün ve para elde etmek için yaşadığınızı söylemektesiniz. Zihninizi ve dikkatinizi insanlara ve yoksullara baskı yapan bu kargaşa ve zulüm hastalığından ve ruhsal boşluktan arındırmalısınız. Nefret, açgözlülük ve şehvet gibi insanı zayıf düşürecek yollarda daha fazla koşmamalısınız. Zira bu hastalığa kapılan insanların zihninde ve yüreğinde başkalarını aşağılayıp hor görme vardır. Bu bataklıktan kurtuluşun reçetesi ve zaferi ise insanın nereden geldiğini, neden burada olduğunu ya da nereye gittiğini biliyor olmasıdır. Bu yolculukta insanı kemal derecesine ulaştıran değerlerin başında alçak gönüllü olmak, merhameti, feragati, iyiliği, kardeşliği ve sevgiyi müminler için şerefli bir görev telakki etmek vardır.

-  Köle ve cariyeleri, fakir ve yoksulları aşağılayıp hor gören, Ebu Leheb ayağa kalktı : " Öyleyse sana ve seninle bir olanlara yuh olsun" dedi ve Hz.Peygambere taş atmaya ve aşağılamaya başladı. Bunun üzerine bu zihniyeti lanetleyen ilahi vahiy geldi: "Ebu Leheb"e lanet olsun, yuh olsun. Ona ne serveti ne kazancı ve ne de malı mülkü fayda verecektir. O Alevli ateşe atılacaktır. Onunla birlikte aynı düşmanlığı besleyen karısı da elim cezaya çaptırılacaktır."

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —