Ayrıca, geri kalmış ülkeler, kendi içine de kapandı, üretmedi, üretemedi, sefaleti, yoksulluğu adeta ilahi bir armağan olarak algıladı. Batı insanı bilimde, teknikte, buluşta, üretimde gelişirken İslam dünyası toplumsal ve ekonomik alanlarda retçi tavır sergiledi. Dini gruplaşmalar içerisinde zaman kaybeden Müslümanlar kapsamlı bir eğitimi gerçekleştiremedi; böylece de hem kendine hem de kendi halkına bir şey veremedi. Batı şunu diyor: "Dünyadaki teknolojik gelişmenin, iletişimin sağlanmasında, sanayin gelişmesinde, eğitim ve ulaşım imkânlarına sahip olmada en büyük pay benimdir. Dolayısıyla yenidünyada söz sahibi de ben olmalıyım".
Batı bu düşüncede iken İslam dünyasında ise yaşanmakta olan acı tablo çok dikkat çekici ve hüzün vericidir: Sayıları milyonlarla ifade edilen insanlar fakirlik sınırının altında yaşamaktadırlar. Yine bir o kadar insanın barınma imkânı yoktur. Milyonlarla insan mülteci konumundadır. Milyonlarca insanın temel sağlık, eğitim ve ulaşım imkânlarına sahip olmadığı bilinmektedir. Köylerin kalkınması, şehirlerin köylüleştirilmesi krizleri yaşanmaktadır. Bu durumda güçlü olanın hâkimiyetiyle dünya düzeni sonuçlanmaktadır. Doğal bir sonuç olarak, dünya düzenindeki kuralları da güçlüler belirlemektedir. Yani ekonomi, sermaye, teknoloji ve iletişimde kim güçlü ise dünya düzeni ve hükümranlığı da onların lehine işlemektedir. Dolayısıyla da yenidünya düzeninde haklar her devlet için aynı anlamı ifade etmemekte; herkes için eşit fırsatlar doğmamaktadır. İslam dünyasında huzuru yaşayamayan, özgürlüğün tadını almadan yok olan insanlar, Batının baskısı altında inlemekte ve hatta kurtuluş ümidini çalışmadan Allah"a dua ederek sürdürmektedirler.