ÖMER BAYDEMİR

Tarih: 27.01.2016 16:11

Kahramanmaraş"ta Tekstil

Facebook Twitter Linked-in

     Kahramanmaraş"ta 1940-1950 yılları… İnsanımız ekiyor, eğiriyor, dokuyor, kendi kendini donatıyor. Hışır (açmamış pamuk kozası) çekiliyor. Çiğidinden ayrılan pamuk elyafını İsa Divanlı Mahallesi"nde, su  ile çalışan  çırçırda  Pamukçu Emiş  çırçır ediyor.

     Kentimizin o yıllarda  sosyal hayatına, ticari hayatına  bire bir katılan  vefakar  Anadolu kadını 1934 yılında  çıkan Kılık Kıyafet Kanunu"yla  kendiliğinden, kara çarşafı atmış, damalı kumaştan  mantoya benzeyen bir kıyafetle çarşı pazar gezen bir kadınımız… Ufak tefek, çivi gibi bir kadın. Mantoya benzeyen giydiği kıyafetten dolayı adına mani dizilen bir kadın: ‘" Pammıkçı Emiş,/ Manto giymiş,/Mantosunu gece,/ Sıçan yemiş.""

     Doğrusu,  nesebi araştırılsa, kişilik bilgilerini örnek olması bakımından kentimizdeki iş kadını derneklerine bir fenomen olabilir. Pamukçu Emiş"in çırçır ettiği pamuklar hararlara  konur, hallaç Navrız (Nevruz) hatının (Hatun)  Kümbet"teki evine getirilir. Toprak demın ikinci katındaki tahta çardağına dam direğinin  birinden aşağı doğru sarkan  ipin ucunda , 4-5 cm çapında, 2-2.5  uzunluğunda, söğüt dalından bir yay gibi bükülmüş , iki ucu arasında bağırsaktan  kirişi ile hallaç sarkmaktadır. Nevruz Hatun çırçır edilmiş pamuktan bir miktarını yere  yaydığı bezin üzerine boşaltarak kirişin bir miktarını pamuğun içine daldırır ve başlar elindeki tokmakla kirişe vurmağa… Uzaktan  tım, tıs sesleri  yankılanmaya başlar. Bu ameliye pamuk çıkrıkta  ip olabilecek kıvama gelinceye kadar devam eder. Bu  ve buna benzer birçok evde bu pamuk atma işi yapılır.

    Evin beyi Ali Ede"nin belli bir mesleği yoktur. Arpa, buğday biçiminde orağa gider, o bitince de çeltik sakalığı başlar. Kalender meşrep bir adamdır. Sorumluluk daha çok Nevruz Hatun"dadır. Anaerkil bir aile diyebiliriz. Ali Ede"nin en büyük tutkusu Çete Bayramı"nda firenk ipi  siyah şalvarını çekip, som sırma abasını  giyip kasım ,kasım kasılmaktır.

    Hallaç edilen pamuklar eğirilmek üzere çıkrık eğiren  evlere dağıtılır. Birçok evde ekonomiye katkı sağlayan  çıkrık vardır. Duvar, duvara  komşumuz Duran Bacı"nın çıkrık sesi her zaman  bizden  duyulur. O sese alışkınız , biz çocuklara ninni gibi gelir. Kocası Karaca Emmi öleli hayli zaman olmuştur. Bazı geceler korkar, ara duvara serçe birkaç defa vurur. Annem de  sanki mors alfabesiyle haberleşiyorlarmış gibi duvara vurarak haberimiz oldu geliyorum mesajını verir. Dam merdiveninden  çıkıp onun dam merdiveninden inerek  yanına varır. Teskin oluncaya  kadar yanında kalır. Anama: ‘" Ölürsem kimsenin haberi olmaz, ölüm  içerde kalır, sesimi duymazsanız  damdan gelip  yoklayın."" Diye de tembih eder. Kimseye minnet borçlanmaz , kendi yağıyla kavrulurdu.

    Evimizi sağ duvar komşusu çulfa Panoların Halil  Emmi"ydi. Ahırında kurulu üç tane el dokuma tezgahı vardı. Çalışırken  tak ,şak diye tezgahının sesi gelirdi. Bu  eğrilen iplerden, damalı, mavrım, alaca  tabir edilen kumaşlar dokunurdu. Bu kumaşlardan iç  çamaşırı,  yatak, yorgan astarı yapılırdı. Bu kumaşlar çok  dayanıklı  sağlam  kumaşlardı. Belki eski Maraş evlerinde kalıntısı da vardır. Halil Emmi çok yumuşak başlı bir adamdı. Tezgahtan çıkıp  camiye falan gitti mi tezgahlar oynamak için  sokağın haylazlarına kalırdı. En çok da tezgahların çukurlarında saklambaç oynardık.. Evlerin kapıları

Sokağın haylazları için kapalı olmazdı. İstediğimiz gibi girer , çıkar, oynardık. Eş, dost, komşu hatırı gütmek çok  üst düzeydeydi.

        Bu dokunan kumaşlar tezgahtan çıktıktan sonra  kullanılacak özellikte değildi. Terbiye edilmeleri lazımdı. Mahallemizde çiftçilik yapan , öküzleri ve sığırları olan  iki aile vardı.  Bunlardan biri Kösenazarlar, diğeri de mibadil Abdurrahman Ağaydı. Onlardan bol miktarda mayıs( sığır  dışkısı) alınırdı. Bunlar büyük teştlere(büyük bakır leğen) konur. Su ilave edilerek bulamaç haline  getirilir. Bu bulamacın içine bu kumaşlar  banılır. Bu  bulamacın içinde  on ,on beş gün bu kumaşlar bekletilir. Kumaşlar bembeyaz ağarır. Bu olayı tahlil ettiğimizde  sığır dışkısındaki ozon gazının etkisiyle olduğu gerçeğine varıyoruz.

     Bu kumaşlar, en yakın akarsu olan Deliklitaş"a taşınır. O bol suda tokaçlana , tokaçlana yıkanır. Şeritler halinde güneşe serilip kurutulur, tekrar  yıkanır. Deliklitaş"taki bu su Pınarbaşı"nın  Büyükgöz"ünün suyudur. Sütçü İmam mahallesinden tünel açılıp düşüş elde edilerek hidroelektrik santralı kurulmuş. Ayrıca bu suyun üzerinde faal Cirlok(ağustos böceği) değirmeni ve Haznedarlı su değirmenleri vardı. Bu su, Pınarbaşı"ndan başlayarak,  ovaya kadar bahçeleri sulardı.

Çocukluğumuzda çok olağan  gözüken bu standardı, şimdi düşününce  ne büyük bir gaflet içinde olduğumuzu  algılıyoruz. Batı 19 yüzyılda gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle fabrikasyon üretime geçip seri üretimlerle kalkınma hamlesini tamamlamış. Bizse son üç yüz yılda yerimizde sayıp durmuşuz. Düvel-i Muazzama"dan borç alıp saray yapmışız. İkinci Dünya Savaşına girmediğimiz halde, savaş sonrası  çekilen  yoklukları, sıkıntıları  bizler iyi biliriz. Bunları yeni nesle anlatsak masal anlatıyoruz sanırlar. Hiçbir şey bu gün gözlerimizi açtığımız dünyada  gördüklerimiz algıladıklarımız gibi değildir.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —