Yeşilin huzurla dansı, huzurun yüzlerde gülümseyişe gülümseyişin gamze çukurlarına düşüşü…
Sessizlik, doğal güzellikle bütünleştiğinde huzura dönüşüyor. İnsana bahşedilecek en büyük zenginlikse iç huzur sanırım. Bir insanın huzuru var ise en büyük servete sahip demektir benim için. Bir tatil köyündeyim. Arkam önüm orman. Yeşilin her tonunu kuşların sesi süslüyor. Tenimi okşayıp geçen rüzgâr çam ağaçlarının dallarını semavi bir gösteriye dönüştürüyor. Söğütler saçlarını savuran zarif bir kadın edasıyla salınıyor karşımda. Radyodan gelen müzik kahvemin dumanına eşlik ediyor; “gamzedeyim deva bulmam garibim bir yuva kurmam” tamburun sesi kanuna, kanunun nağmeleri Melihat Gülses’in sesine değerken iki kelebek başucumda raks ediyor. Yan bahçedeki pamuk nine çamaşırlarını asıyor topacık elleriyle, çocukluğumun deterjan kokularını getiriyor rüzgar o bahçeden bu bahçeye… Bir zaman tüneline giriyorum sonra, ninemin kınalı elleriyle, mis kokulu çamaşırlarımızı katladığı çocukluk günlerime. Ona yardım etmek için mandalları topladığım, kucağıma sığmayan çamaşırları düşe kalka taşıdığım, eşyaya değil insana hizmet edilen günlere gidiyorum… Gözümün pınarında biriken iki damla yaşla çıkıyorum sonra o zaman tünelinden. Yaşlı teyzem hala bahçede ve kendine dalan bakışlarımdan etkilenip “günaydın güzel kızım, niye daldın öyle güzel güzel” diyor. Kısaca anlatıveriyorum. O naif ses tonuyla hemen teselli ediyor beni “ a benim güzel kuzuuum kıyamam sanaaa” sonra arkasına bir dua ekliyor ki içim içime sığmıyor, kalbim neredeyse göğüs kafesimden fırlayıp çıkacak kadar büyüyor; “ ömrünün her günü lunaparktaki bir çocuğun gülümseyişi kadar güzel geçsin ve efkarın hep güzel günleri anmaktan öteye gitmesin inşallah güzel yavrum benim”. Koca bir “amiiiin” dökülüyor dudaklarımdan. “Sana da günaydın olsun güzel teyzem benim” diyorum sonra, “ömrüne bereket olsun huzur yüzlüm”…
Hafız Sami Efendi sesleniyor şimdi de radyodan “derdime vakıf değil canan benim” diyor. Cızır cızır yükselen Hafız Sami Efendi’nin sesi tonton teyzeyi çamaşırları astığı bahçeden alıp Üsküdar’da gezen zarif bir İstanbul hanımefendisine dönüşüyor. Ellerinde tülden eldivenler, o eldivenlerin tuttuğu ucu fırfırlı şemsiye, yerlere kadar uzanan pembe entarisi, peçesinin pembesi yanaklarının pembesine karışıp yüzünün güzelliğini perdeleyemeyen zarif İstanbul hanımefendisine… Şemsiyesini hafifçe kaldırıp nazikâne bir eda ile selamlıyor sonra beni.
Çocukların cıvıltılarıyla irkiliyorum daldığım bu hayal âleminden. Yüreğimden yükselen güzel dualarla derin bir nefes alıp çamların kokusunu içime çekiyorum sonra; “Ya Rab! Ülkemizde kara bulutlar dolandırma”…
